13 Eylül 2010 Pazartesi

Devir değişti!

Wetos.com sitemizde ana sayfa yazımızı değiştirdik. Değişen iş yapma şekli üzerine 9 maddeli bir yazı hazırladık. Ürün ile ilgili kısmını atarak yayınlıyorum. Faydalı olacağını umuyorum.
----

Hangi sektörde yer alırsak alalım, nasıl bir geçmişimiz olursa olsun, hepimizin ortak bir sorunu var; daha çok ve kazançlı satmak. Çok değil 10-15 yıl öncesinde böyle sorunlar yoktu. Nasıl daha fazla üretebileceğimizi ya da temin edebileceğimizi düşünürdük. Çünkü o zamanlar ürettiğini satma devri idi, şimdi sattığını üretme devri.

İş yapma şekli ürün odaklı yaklaşımdan müşteri odaklı yaklaşıma döndü. Ne yazık ki, pek çoğumuz bu duruma uyum sağlamakta ciddi zorluklar çekiyoruz. “Piyasalar kötü, devlet politikaları hatalı ya da çok fazla firma var” gibi yorumlar yapıyoruz. Her gün pek çok yazı okuyoruz, yeni kavramlar duyuyoruz ve çözümden biraz daha uzaklaşıyoruz. Çünkü konu bizim için anlaşılmazlığını koruyor veya daha da karmaşık hale geliyor. Bilmediklerimiz arttıkça kendimizi yetersiz hissediyoruz.

Büyük işletmeler bu konularda yetişmiş ve geniş kadrolara sahip oldukları için çok az sorun yaşarken günümüzde ticaret, KOBİ'ler için kabus haline gelmeye başladı. Çalışıyoruz, hatta daha çok çalışıyoruz, ama personel maaşı ve fatura ödemeye çalışıyoruz. İşi büyütmek, ya da zenginleşmek için gerekli kazançları elde etmek pek mümkün olmuyor. Oysa ki sorun, sorunu tespit edememiş olmamız.

Konuyu incelemeye geçmeden önce belirtmeliyiz ki, ürünümüzün hedefi KOBİ'ler olduğu için burada derlediğimiz bilgi tamamen KOBİ'ler ve mikro işletmeler için geçerlidir.

Gerçek 1: Sanayi çağı bitti, bilgi çağındayız.

sanayi devri

Kalifiye eleman gerektirmeyen üretim konularında Çin gibi, Hindistan gibi ülkelerle rekabet etmek neredeyse imkansız. Yapabileceğimiz şey katma değersiz olan üretim işlerini bu ülkelere, ya da ülkemizdeki daha az gelişmiş bölgelere kaydırmak.

Ve biz katma değerli olan tasarım ve hizmet alanlarına odaklanmalıyız. Tıpkı pek çok köklü batı işletmesinin yaptığı gibi. Çünkü işçilik temel girdi olarak maliyetleri etkiliyor. Üretim miktarları da birim başına düşen sabit giderleri etkiliyor. Ne yazık ki, biz ülke olarak sanayi çağı bittikten sonra sanayileşmeye çalışıyoruz. Oysa ki, bir kaç yıllık bir geçiş stratejisi ile katma değersiz üretimlerden çıkmalıyız. Mevcut işletmelerimizi kapatmamız gerekmiyor, ama yeni düzene ayak uydurmalıyız. Verimli ve rekabetçi olamadığımız alanlarda mücadele ederek enerjimizi tüketmemeliyiz.

Gerçek 2: Teknoloji rekabet alanı değildir.

teknoloji rekabet alanı değildir

Her işletme mümkün olduğu kadar teknolojiden faydalanmalı, ancak bunu doğrudan rekabet alanı olarak görmemelidir. Neden mi? Çünkü parası olan herkes, o teknolojiye sahip olabilir. Dolayısı ile yaptığınız makine yatırımı maliyetlerinizi düşürmek, verimliliğinizi ve rekabet gücünüzü arttırmak için size çok önemli faydalar sağlar, ancak rakiplerinizden farklılaşmanız için yeterli olmaz. Unutmayın ki, günümüzde uzay teknolojisi bile artık bir ülkenin tekelinde değil.

Aslında bu durum sadece teknoloji için geçerli değil. Satın alabildiğiniz hiç bir şey kalıcı bir rekabet gücü sağlamaz. Rekabet gücü; kurumun kendi bünyesinde ürettiği teknoloji, deneyim ve bilgi birikimi ile mümkündür. Yani müşteriyi tanıyan deneyimli elemanlar, üretim yapan makinelerden daha önemli rekabet unsurlarıdır.

Gerçek 3: Inovasyon ve pazarlama dışındaki tüm işler (satışın kendisi de dahil olmak üzere) giderdir.

inovasyon ve pazarlama dışındaki tüm işler giderdir ve giderler düşürülmelidir

Ve giderler düşürülmelidir. Dolayısı ile bu alanlarda olabildiğince tasarruf yapacak, verimli çalışmanızı sağlayacak tedbirleri almalısınız. Konu gelmişken günümüzün yeni kavramlarından biri olan inovasyon kavramını da açmamız gerek. İnovasyon nedir? Bir çok teknik tanım yapabiliriz, ancak işin özüne bakarsak, İnovasyon, gerçekleştirilebilir ve geniş kapsamlı yeniliklerdir.

Yani;
1- Ar-ge gibi emsalsiz bir ürün çıkarması gerekmez, ama bir yenilik veya iyileştirme getirmelidir.
2- Ar-ge faaliyeti sonuçsuz kalabilir, ama inovasyon mutlaka uygulanabilir, ticarileşebilir olmalıdır.
3- Teorik olarak olmasa da pratikte Ar-ge faaliyetleri genelde ürün veya üretim odaklıdır. Oysa inovasyon her alanda olabilir ve hatta çoklukla ürün dışındaki alanlarda olur. Ürün inovasyonu, süreç inovasyonu, pazarlama inovasyonu vs. alanlarda olur. Daha net söylemek gerekirse, teslimat maliyetlerini düşürecek bir düzenleme inovasyondur ve makbuldur.

IKEA'nın yassı koliler konsepti çok güçlü bir inovasyondur örneğin. Bütün bunları bir kenara bırakarak inovasyon kavramını en iyi açıklayacak cümle şudur: İşletmenizin rakiplerinden farkını ifade eden cümle inovasyondur. Elbette “genç ve dinamik kadro”, “tecrübe” vs. içi boş kilişeleri kastetmediğimizi söylemeye gerek yok.

IKEA, yassı koliler, işçilik ve nakliyeyi dışarıda bırakmak
Iphone, dokunmatik ekran, sensör, merkezi uygulama havuzu
Porsche Chayenne, sportif 4x4
PlayStation, gerçek gibi oyun kalitesi
Google, aradığınız herşeyi en doğru şekilde sunmak. Bunlar gibi pek çok örnek sayabiliriz.

Gerçek 4: Ölçülebilir ve algılanabilir faydaya dayalı bir fark yaratamazsınız kısa sürede yok olursunuz.

ölçülebilir faydaya dayalı fark yaratmak

Bazı ürünler gerçek bir fark yaratmadığı halde yarattıkları algı sayesinde iyi satabilirler. Ancak bu durum kısa sürecektir. Bunlar moda ürün ya da hizmetlerdir.

Farklı olmak için yıllardır pek çok dörtgen olmayan mekan tasarlandı. Evler, ofisler vs. Ancak bunların hiçbiri moda olmaktan öteye gidemedi. Çünkü dolap dörtgen, masa dörtgen, kapladığımız alanlar dörtgen.

Binlerce Zihni Sinir icadı milyonluk işler olma vaadi ile piyasaya çıkıyor. Bunlardan reklamını iyi yapanlar diğerlerine göre biraz daha fazla satmakla birlikte hepsi kısa sürede yok oluyor. Uydu telefonlarına yapılan devasa yatırımı hatırlarsınız. Peki bu yatırımcıları küçücük GSM telefonlarının yaptığı işi kocaman bir sistemle yapmanın satacağına inandıran neydi? GSM şebekesinin Dünya'nın her yerine yayılmış olmaması. Gözden kaçırdıkları ise bunun geçici olduğuydu. Çünkü operatörler harıl harıl şebekelerini geliştirmek üzere yatırım yapıyordu. Dolayısı ile bir süre içinde ortada uydu telefonu lehine anlamlı bir fark kalmadı ve sistem çöktü.

Yılların Polaroid'i aynı şekilde değişen teknolojinin kendi yarattığı farkı anlamsız kıldığını fark edemediği için battı. Oysa ki, pek çok uzman, dijital fotoğraf makineleri piyasaya çıkmaya başladığında Polaroid'in de bu alana girmesi halinde imaji ve yüksek bilinirliği sayesinde muhteşem bir pazar yakalamış olacağını belirtiyor.

Sözün özü, çok inandığınız ama toplumun önemsemediği, ya da geçmişte kalmış bir fayda kısa sürede artık satmaz hale gelecektir.

Gerçek 5: İnsanlar istediklerini satın alırlar.

insanlar istediklerini satın alırlar, sonra gerekçelendirirler

Daha sonra bunu kendilerine ve çevrelerine ihtiyaç olarak gösterecek bahaneleri yaratırlar. Şüpheniz mi var? Sadece basit bir örnek size gereken cevabı verecek. Eğer müşteri gerçek ihtiyaca bağlı olarak alış veriş yapıyorsa, nasıl oluyor da amazon.com dünyanın en büyük kitaçısı Barnes and Noble'den daha fazla online kitap satışı yapabiliyor? Üstelik kendisi de onlardan aldığı halde. Amazon.com müşterilerinin bu soruya yanıtı ne biliyor musunuz? “Amazon.com beni daha iyi anlıyor/tanıyor”. İnsanlar bir ihtiyaçlarını -ki bu sınıf atlama, prestij gibi duygusal bir ihtiyaç da olabilir- karşılamak üzere alım kararı verir. Ancak nereden neyi alacaklarını tamamen duygusal gerekçelerle saptarlar. Sempati, güven, anlık algı, kolaylık, cazip teklif vb. Bir nedenle kararı verirler. Sonra da bunu gerekçelendirirler. Sanılanın aksine, gerekçelendirme alımdan sonra olur. Örneğin bir yakını/tanıdığı arabasını değiştirince arabasını değiştiren kişi aracın eskimesini, ya da sunulan kampanyanın ne kadar karlı olduğunu, çok özel bir donanım paketindeki araçtan yalnız bir tane kaldığını vs. söylerler. Oysa ki bundan çok daha düşük bir bedelle eski araçlarını servise götürebilirlerdi.

Dolayısı ile gerçekte satan şey deneyimdir. Kişinin yaşadığı ve etkilendiği bir satıcı deneyimi, mağaza deneyimi, profesyonellik deneyimi ya da ürün deneyimi o ürün ya da hizmeti istemesi ile sonuçlanır. Bu istediği bastıracak şiddette engeller yoksa (örneğin bütçesini aşması, yetkinliğinin olmaması vb.) kişi bir şekilde bu ürüne ne kadar ihityacı olduğunu kendisine ve çevresine anlatacak haklı gerekçeleri üretecektir.

Gerçek 6: Müşteri odaklı olmak zorundasınız. Ancak müşteri odaklı yaklaşım, müşteri vel-i nimetimizdir anlayışı değildir.

müşteri odaklı yaklaşım müşterinin isteklerine evet demek değildir

Müşteri odaklı olmak demek, ürünün geliştirilmesi dahil tüm süreçlerde müşteri taleplerini inceleyerek onlara uygun kararlar almak demektir.

Müşteriyi dikkate almayan bir sistemde müşterinin kaprislerini çekmek müşteri odaklılık değildir. Örneğin; engelli rampası yapmak müşteri odaklı iken, engelli müşterinin tekerlekli sandalyesini merdivenden çıkarmak müşteri odaklılık değildir. Ya da geç servis yapıp meyve tabağı ikram etmek de müşteri odaklılık değildir.

Müşterilerimizin isteklerini ve beklentileri sürekli öğrenmeli ve sunduğumuz ürün ve hizmetlerde bu beklentileri karşılamak üzere ne gibi değişiklikler yapmanın uygun olacağını bulmalıyız. İş modelimizi müşteri beklentilerine uygun şekilde tasarlamalıyız.

"Evim, güzel evim" ifadesini bilirsiniz. Neden insanlar kendilerini evlerinde rahat hisseder. Çünkü kendi beklentilerine göre tasarlamış ve düzenlemiştir. Etraftaki insanlar, hatta evcil hayvanlar bile aynı kültüre aittir. Dolayısı ile aynı dili konuşur. Yani odakta kendisi vardır.

Gerçek 7: Hizmet kalitenizde standartlaşmayı sağlayamazsanız, müşteri odaklı olamazsınız.

hizmet kalitesi standart olmalıdır

Çünkü tutarsız ya da beklenti dışında bir hizmet kalitesi müşterinin ilişkiyi kesmesi ile sonuçlanır. Hizmet kalitesinde standartlaşma için kurumsallaşma şarttır. Kurumsallaşma, bilginin ve tecrübenin şahıslarca değil şirket olarak biriktirilmesini şart koşar. Buna kurum hafızası, kurum aklı, ya da kurumsal hafıza denilir. Herhangi biri tarafından her an tekrar ve aynı kalitede yapılabilir işi sağlayacak sistemleri kurmanızı sağlar.

Bunun iki faydası vardır. Birincisi; işler daha kolay yapılır. Daha vasıfsız, ya da deneyimsiz elemanlarla bile iş yapma imkanı elde edilir. Dolayısı ile maliyet avantajı yakalanır. İkincisi; müşteri ne bekleyebileceğini bilir, ve beklediğini aldığı için memnun olur.

Gerçek 8: Başarının formülü belli. Bir şeyi herkesten daha iyi yap, geri kalanları yeterince iyi yap, ama hiç birini kötü yapma.

başarının sırrı bir şeyi diğerlerinden daha iyi yapmaktır

muadil sunum, makul derecede daha yüksek fiyat, muadil destek, daha yüksek kalite bir başarı formülüdür. (örneğin Turkcell, BMW, Mercedes, Sony, Apple buna uyar) muadil ürün, muadil fiyat, muadil saygınlık, daha yaygın satış ve servis ağı da bir başarı formülüdür. (örneğin Arçelik, FIAT buna uyar)

İşinizin her alanında en iyi olmanız gerektiğini söylememiz beklentisi içinde olabilirsiniz. Ama bu, hem kolay değil, hem de kazançlı dolayısı ile akılcı değil. Biliyorsunuz ki, en iyi olma iddiasını koyduğunuz her alanda önemli bir yatırım ve emeği de beraberinde koymalısınız. Oysa ki, gücünüzü bir alanda yoğunlaştırıp gerçekten en iyi olmak çok daha akılcı bir stratejidir.

Kesin olarak kabul etmeliyiz ki, işin unsurlarından hiçbirini kötü yapma hakkımız yok. Mükemmel ürün, ama berbat servis kombinasyonu işin sonunu getirir. Ancak makul derecede kötü olmaya yani vasat olmaya hakkımız var. Aynı örneğe devam edersek, ne iyi ne kötü seviyedeki servisler, ne müşteri getirecek ne de kaybettirecektir. Daha doğrusu bunların sayısı eşit olacağı için dengelenecektir.

Böylece asıl konuya gelebiliriz. Hangi alanda gerçekten bir numara olma iddiasında isek bunun için tüm imkanları seferber etmeliyiz.

Bu formülün karşılığı müşteridir. Tabi pek çoklarının yaptığı gibi Dünyadaki tüm insanları hedef müşteri olarak seçmediyseniz. Unutmayın müşterileriniz, en iyi olduğunuz alandaki değerleri benimsemiş kişiler olacaktır. Yani Dünyadaki insanların yalnızca bir kısmı..

Gerçek 9: Yeni müşteri yaratmak, mevcut müşteriyi tutmaya göre 4-6 kat daha pahalı.

Yeni müşteri, mevcut müşteriye göre 4-6 kat daha pahalıya mal olur

Araştırmalara göre şirketler her 5 yılda müşterilerinin yaklaşık yarısını kaybediyorlar. Dolayısı ile bunların yerine yeni müşterilerin konulması gerekiyor. Oysa yeni müşteri edinmek eldekileri korumaya göre çok daha pahalı.

Mevcut müşteriyi elde tutmak yeni müşteri edinmeye göre daha ucuz olmanın ötesinde, zaman geçtikçe daha da ucuzluyor. Bir müşterinin firmanız ile çalışma süresi uzadıkça, elde tutma maliyeti daha da düşüyor.

Teklif usulü çalışan bir firma iseniz, yeni bir müşterinin oluşturulması için 7-8 görüşme yapılması gerekiyor. Bu açıdan baktığınızda, sadece maliyetinin yüksekliği değil, aynı zamanda sürecin uzunluğu da oldukça önemli. Zor zamanlarda hızlı hareket edememe, satış ekibinin sürekliliği gibi başka sorunlar da bizi bekliyor.

Velhasıl mevcut müşterileri olabildiğince elde tutmak çok akılcı bir stratejidir.

Peki çözüm ne, ne yapmak lazım?

Bu gerçekleri incelediğinizde hepsinin aynı sonuca çıktığını göreceksiniz. CRM. Yani müşteri ilişkileri yönetimi sistemi. Ve bu hiç şaşırtıcı değil. Bir süredir büyükler, CRM sistemlerine inanılmaz boyutta paralar yatırıyorlar. Yatırımların büyüklüğünü daha iyi anlatabilmek için 100milyon USD ödenen CRM sistemi olduğunu, ya da sadece 600-700 müşterisi olan CRM yazılımı şirketlerinin dünyanın en büyük şirketleri arasında yer aldığını söylemek yeterli olacaktır.

2005 yılı itibarı ile Dünya CRM yazılım pazarı 160 milyar USD büyüklüğe ulaşmıştır. Bir yanılgıya sebep olmamak için belirtmek gerekir ki, CRM sistemleri oldukça geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Bir şirketin üretim dışında kullandığı neredeyse tüm yazılım sistemi CRM'in alt kolları olarak yer alıyor. Satış otomasyonu, Çağrı Merkezi, Bayi Yönetimi, Personel Yönetimi, Doküman yönetimi, ön ofis otomasyonu, arka ofis otomasyonu...

Bunların hepsi CRM sisteminin parçası. Ve hemen bir açıklama daha yapmak gerekli. CRM, bir yazılım türü değil, bir sistemdir. Ancak büyük verilerin hızlı ve akıllıca sınıflanması CRM sistemin temel taşı olduğu için çoğunlukla CRM sistemleri güçlü yazılımlardan oluşur.

Genel kabul gören 3 kırılımdan söz etmek mümkün; operasyonel CRM, analitik CRM, işbirliği için CRM.

Kaynak : www.wetos.com

11 Ağustos 2009 Salı

Tasarım bir zevk işi değildir, bir matematik işidir

"Arkadaşlar çok zevkli olduğumu söyler, takı tasarımı yapacağım. Yok olmadı web tasarımı yapacağım". Ne yazık ki tasarımdan anlamayanların genel yanılgısı tasarımın zevk işi olduğudur.

Dostlarım bilir, otomobiller benim en önemli hobilerimdendir. Yıllardır ne zaman yeni bir otomobil lansmanı yapılsa çevremden şuna benzer cümleler duyarım "Yeni Focus hiç güzel değil, önceki kasa çok güzeldi oysa." Ben de hep şöyle cevap veririm. "6 ay sonra bu cümleyi hatırla lütfen." Ve o insanların çoğu 6-10 ay içerisinde önceden beğenmedikleri otomobilleri ya da benzerlerini satın alırlar. Çünkü ilk tepkileri aslında sadece alışık olmadıkları bir tasarımı yadırgamadır. O otomobili tasarlayanlar sizin neyi beğeneceğinizi sizden daha iyi bilirler.

Burada tam olarak bahsettiğim şey trend araştırmaları değil aslında. Ve gerçekte o tasarımcılar sizin beğeneceğiniz şeyi bilmekten ziyade trendi belirliyorlar.

Peki ama nasıl? Henüz İTÜ Mimarlık Fakültesi'ndeki ilk zamanlarımdı. Otomobil yayınlarını Almanya üzerinden takip ederdim. Bilenler bilir Almanya'nın ebedi en çok satanı VW Golf ve ebedi takipçisi de Opel Astra idi. Her ikisinde de yeni kasalar tasarlanmıştı. İsmini hatırlamadığım bir tasarım kurdu (yaşlıca bir amca) her iki aracı da incelemiş ve Auto Motor und Sport'ta Opel'i yerden yere vuruyordu. "Şurası yanlış burası yanlış" diye. Ben de Opel'ciyim. "Allah'ım dedim, sen ne biçim bir adamsın. Araba mı bu, sınav kağıdı mı? Kıskanç herif. Kesin VW yedirmiştir buna" Eğitimimin devamında o amcanın ne dediğini anladım. Tasarım sanılanın aksine, ya da bilinmediği üzere, farklı elemanların birbirleri ile oranları, ilişkileri ve dengesi demek. Gerçekten bir matematik işi.

"Tipimden memnun değilim bir estetik ameliyat ile halledeyim" deseniz, doktor yüzünüzü ölçüp, dikeyde alın 1/3, burun 1/3, ağız ve çene 1/3 oranından, yatayda da simetriden sapmaları bulmakla başlar işe. Benzer şekilde ideal vücut ölçüleri de oransal bir ilişkiyi tarifler.
Bir fotoğraf çekeyim deseniz, kompozisyonunuz tamamen denge ve oranlar üzerine kurulu olmalıdır.
Bir bina tasarlasanız yine öyle. Hıncal Uluç "Gökkafes niye çirkin?" diye bir yazısında çok doğru bir şekilde konuyu şöyle açıklamıştı:
Gök Kafes çirkin bir yapı.. Böyle diyenler haklı.. Peki ama niye çirkin?.. Çünkü mimar Doruk Pamir, bu binayı 135 metre olarak çizdi.. Mimarlık, orantılar sanatıdır. Bir yapıyı, bir cismi, bir heykeli, bir insanı güzel gösteren şey, orantılardır. Ertekin niye şapka giyer?.. Omuzları çok geniştir. Boyu bu genişliği taşımaz, kısa kalır. Şapka ile boyunu uzatır ki, eski Yunan'dan beri geçerli mimari kuralı, Altın Oran'ı tutsun.."

Çok fazla detaya girmek istemem, ama görsel bir kompozisyonda gerçekten şunun şuna oranı bu, şuninki şu o halde bunu şu kadar büyütmek lazım gibi hesaplar yapılır. Pardon, yanlışlıkla "yapılır" dedim, "yapılmalıdır ve nadiren yapılır" diye düzeltmeliyim.

Daldan dala olacak, ama tanıdığım pek çok web tasarımcının kılavuz çizgiler ve ızgara kullanmadan tasarım yaptığını görmüşümdür. Bu beni çileden çıkartmıştır. İyi olan ise ilerleyen dönemde artık oranların ve tasarımın matematiğinin ne olduğunu biliyor olmalarıdır.
Benim şirketimde bir prensip vardır. Bir müşteriye 3 defa tasarım yapılır. 3. tasarımın da beğenilmemesi işin iptali anlamındadır. Çünkü bu, açık bir şekilde bu müşterinin beklentilerini karşılayamadığımız anlamına gelir. Çok şükür ki bu şekilde gelişen sadece 2-3 işimiz oldu bugüne kadar. Onlarda da 3.tasarımın da beğenilmemesini engellemek için tasarımı yapan çalışanlarıma verdiğim talimat şuydu: "Garanti tasarım yap, logomuzu altına koyma". Böyle kurtulduk o işlerden. "Garanti tasarım" ifadesini yarttığım için çok memnunum ve bunu çok kullanmışımdır. Çünkü tam olarak ne demek istediğinizi anlatır. Onay alacağınız garantidir. Örneğin şablon siteler böyledir. Özgün değildir, ahım şahım yaratıcı bir çalışma da değildir. Ama doğru bir tasarımdır. Yani iç matematiği doğru kurulmuştur. Muhteşem bulmayabilirsiniz, ama kötü diyemezsiniz. Gerçekten de değiller. Çünkü onlar doğru tasarım.

Aklınıza takılması muhtemel soru şudur: "İyi de böyle matematik falan olmadan yapılmış/yaptığım çok güzel işler var. Bu ne demek oluyor öyleyse?"
Sabit Kalfagil okuldaş bir büyüğümüz. İTÜ Mimarlık Fakültesi mezunu bir üstad. "Fotoğraf'ta Kompozisyon" kitabının yazarı. Benim okuduğum en iyi kitaplardan biri bu. Bilimsel yaklaşımı, açıklayıcılığı müthiş. Altyapısı zayıf olanlar için biraz ağır kaçabilir. Ama biraz altyapısı olanlar için tadına doyulmaz bir eser. Amiyane tabir ile okuyunca kafanızda jeton düşüyor. Tesadüfen yaptıklarınızın bilimsel arka planını öğreniyorsunuz. Kalfagil hocanın bu kitabında yukarıdaki sorunun cevabı fotoğraf üzerinden verilmiş. Aynı kelimelerle değil, ama aynı anlamda şöyle özetleyebilirim. Herkes zaman zaman iyi fotoğraf çekebilir. Ama gerçek fotoğrafçılık, bunu planlayarak ve bilinçli olarak yapabilmektir. Diğeri tesadüftür.
Buna göre sonuç cümlem şudur: tesadüf için zevk, tasarım için matematik gerekir.


Ya 100 iş yapacaksın, yada 5bin

Bizim işe ilgi duyan çoktur. Her kriz döneminde işten ayrılanlar ya da ayrılmak zorunda kalanlar da bu işe girer. Çünkü kaliteden bağımsız düşündüğünüzde bir web sayfası oluşturmak gerçekten herkesin yapabileceği bir iştir. Temel olarak bir word belgesini dahi "save as HTML" diye kaydedip bir web sitesi yapabilirsiniz.
Bunun dışında sermaye gerektirmez !! Aslında gerektirir, ama bu işin sermayesi; bilgi, birikim vb. şeyler olduğu için bunlar sayılmaz. Velhasıl evdeki bilgisayardan yapılabilecek bir iştir bu iş. Sonra hesap yapılır. Hesabı yapan bir çalışan ise, "adamlar benim yaptığım bir işten 2bin, 3bin Lira alıyor, ben sadece 1000 Lira alıyorum. Tamam burası bir şirket, ama demek ki buranın 3'te 1'i kadar iş bile yapsam aynı parayı kazanırım" diye düşünür. Bu hızlı değerlendirme adeta "bu işe girmelisin" diye bağırmaktadır. Ve karar verilir.
Sonuç olarak işten çıkılmış ve webci olunmuştur. Başlangıç daima muhteşem olur. Çünkü herkesin etrafında sırf ismine iş verecek bir kaç kişi vardır. Ama sonra acı gerçekle yüzleşilir. Yoksa bu işte rekabet mi vardır? Hemen yurdum insanının ilk yapacağı hamle yapılır. Fiyatlar yarıya yakın indirilir. Böylece bir kaç iş daha alınır. Ama bir türlü o beklenen kazanç yoktur. Fiyatlar düşük tutulursa iş alınmakta, fakat yetişilememektedir. Fiyatlar yükseltilirse de sinek avlanmaktadır. Yapılacak bir şey yoktur. Demek ki, bu işin doğası böyledir. Ucuz çalışan bir sektördür bu. Ama asla düşünülmez neden diye? Entellektüel bir iş olduğu için mi ucuzdur, yoksa modern dünyanın en katma değerli alanlarından biri olduğu için mi?
Asla şu soru sorulmaz. Acaba bu iş modeli doğru olmayabilir mi? Yılda 200 web sitesi yapma hedefinin özünde çarpık olduğu görülemez mi acaba?
Kolay anlaşılacak değerlerle anlatayım. Yaklaşık 10 kişilik bir dijital ajansın yıllık kapasitesi 90-100 iştir. Tabii demirciye de kömürcüye de aynı şablon, şeklinde yapılan işlerden bahsetmiyorum. Kurumu anlayarak, ona değer katarak, yaratıcı ve özgün bir web sitesinden bahsediyorum. Bu rakamı unutmayın; 90-100 parça iş.
Para kazanan bir bilişim şirketi hizmet sunarak (al-sat değil) 500bin Lira ciro yapmalıdır. Alt sınır 200-250bin Liradır. Yasalara uygun çalışan 2 ortaklı yaklaşık 10 kişilik bir dijital ajans 200-250bin Lira hizmet geliri elde ettiğinde ortakların aylığı 2bin Lira civarında olur. Hem de tüm kazancı alarak. Yani şirketin büyümesi için içeride fon bırakmamak sureti ile. Yılda 90-100 parça işi bulup kotarabilecek nitelikteki bu ortaklar, aslında zaten bu parayı personel olarak çalışsalar da rahatlıkla alabilirler. Demek ki, bu tabloda boşa kürek çekmiş durumdadırlar.
Basit bir bölme işlemi ile bu tablonun oluşması için iş başına 2000-2500 Lira bedelden bahsettiğimizi bulabiliriz. Çalış, çabala, stres altında yaşa, ve sıradan bir maaş kadar kazan.
Gördüğünüz gibi matematik bize bir şey diyor: Bir web sitesi için 3000-5000 aralığında fiyatlarla çalışıldığında para kazanırsınız, yoksa spor olsun diye çalışırsınız.
Alternatif olarak görülen, "fiyatı kır çok iş al" modeli ne yazık ki işlemez. 200-300 müşteri ile çalışmak için ciddi bir organizasyon gereklidir, ki bunun maliyeti de ciro hedefini yukarı çekecektir. Kaldı ki, gerekten tasarım yapan bir tasarımcı kadrosu bu sayıda yaratıcı iş çıkaramaz. Bu insanların eğitime, tazelenmeye ve motivasyona ihtiyacı vardır.
Eğer ben bu ajansta 100'den fazla iş yapacağım diyorsanız, "yol yakınken dönün" derim. Burada kazançlı olabilecek gerçek alternatif 200-300 site yerine 5bin-10bin site yapmak olabilir. Tahmin edebileceğiniz gibi bunun anlamı, 60-100 Lira bedelli şablonlar satmaktır.
Sonuç olarak, dijital ajans kurma işini hafife alan herkes duvarlara çarpmıştır. Ve bu sektörün saygınlığını yitirmesinde pay sahibi olmuştur.
Bence bir kere daha düşünmekte fayda var.

Her şeyi %85'ine küçült

çalıştığım web tasarımcılara bir tavsiyede bulunurum: "Tasarım bittiğinde, her şey yerli yerine oturduğunda tasarımdaki tüm elemanları %85'lerine küçült."
Eğer bunu yaparsanız tasarım elemanlarının aralarındaki ilişkilerin yeniden düzeltilmesi için ilave olarak 15-20 dakika harcarsınız. Ama buna karşılık hemen hemen aynı oranda daha küçük dosya boyutlarına sahip, yani daha hızlı ve görsel etkisi önceki ile aynı olan ve içerik için daha çok yeri olan bir tasarımınız olur.
Küçültme işlemini yaparken dikkat edilmesi gereken şey bunu elemanlara yapmaktır. Örneğin 1000 px genişliğindeki tasarım 850px'e indirilmemelidir. Tasarım yine 1000 px olmalı ama örneğin 200px genişliğindeki logo 170px genişliğine indirilmelidir. Bu durumda logonun yanında kalan alan büyüyecektir.
Ve tabi unutulmamalıdır ki, bu bir tekniktir, şart değildir. Yani bir elemana uyguladığınızda yeni ölçü içinize sinmiyor ise küçültme işleminden vaz geçiniz. Bir elemanı küçültmekten vaz geçtiğinizde diğerlerini de küçültmekten vaz geçmeniz gerekmez.
Defalarca denedim. Siz de deneyin. Doğru ölçüde olduğunu düşündüğünüz bir resmi %85'ine küçülttüğünüzde algınızda hiç bir değişiklik olmuyor. Halen o resim sizin için anlaşılır ve yeterince büyük görünüyor. Ve bu küçültme işlemini yapıp, iki durumu kıyasladığınızda küçültülmüş tasarımın daha güçlü olduğunu görüyorsunuz.

"Bu işin uzmanı sizsiniz" diyen birisi ile asla çalışma!

Biliyorum bu sözü duymak hoşunuza gider. Koltuklarınız kabarır. Ama yine biliyorum ki, başınız dertte. Hemen kaçın.
Neden mi? Hiç uzatmadan açıklayayım.
işi yapmanız için gereken hemen hiç bir şey size verilmeyecek. Ne malzeme ne de analiz. Eksik bilgi ile kendinizi yırtarak bir şeyler yapacaksınız. Veeee, işte o an gelecek. Onlar konuşacak siz yutkunacaksınız.
"Biz bunu beğenmedik" << "Nasıl yani, ama ben bunun için çok uğraştım"
"Nasıl desemmm. Amatörce olmuş" << "Neee, sen bana amatör mü diyorsun?"
"Bizim hala oğlunun dayısının kızının emmisi 300 dolara bundan daha iyisini yaptırdı" << "Bir bardak su lütfen"
"Neyi mi beğenmedik? Bir kere bizim rengimiz kırmızı" << "Ama söylemediniz ki, ben sizden kurumsal kimliğinizi istemiştim."
"Bu logo da olmamış" >> "Ya abi ben webciyim. ne logosu? Kaç yıllık şirketsiniz logonuz yok mu?"
"Bizim beğendiğimiz siteleri bu arkadaşa vermediniz mi? Getirin şunları. Aha işte bu çok güzel" >> "Ya abi, iyi de bu site çiçekçi sitesi sen demircisin."
"Aslında şunun şurasını da değiştirsek" >> "Ama ben zarar ediyorm. Planladığımın 3 katı zaman harcadım"
O an düşünürsünüz. Mantığınız "siz beni hak etmiyorsunuz" deyip çıkıp gitmenizi söyler. Amma, ya para? Henüz almadığınız para %60-70 'den aşağı değildir. Hesaplarsınız. "Acaba pire için yorgan yakmasak mı?" Ah şu içimdeki duygusal ses. Çoğu kez olduğu gibi onu dinlersiniz. Ve bir kez daha canınıza okunur. Aradan geçen sürede "Allah'ım bu iş acaba bitecek mi?" diye volta atarsınız. Sonuç olarak 1 ayda yapmayı istediğiniz işi yaklaşık 4-12 ay içinde bitirirsiniz (kesinlikle abartmadım ve sadece kendi deneyimim değil tanıdığım başka ajansların da deneyimlerinden hareketle yazdım)
"Kurtuldum" dersiniz. Ha ha. Bunlar henüz iyi zamanlarınız. Şimdi iş para istemeye geldi.
"Abi şu bizim paranın kalanını alsam, mümkün mü acaba?"
"Oo, dostum biz seni aylardır bekledik. Sen hemen para diyorsun. Üstelik bir de işi biz yaptık sayılır. Bütün fikirleri biz verdik. Her yerini değiştirttik." << "ama zaten sorun her yerini değişttirtmeniz"
Sözün özü şu ki,
ne yapacağını bilmeyen, bunu yazılı hale getirmeyen
yapacağı iş için takımın parçası olup üzerine düşeni yapma iradesi göstermeyen
istediğiniz malzemeyi süratle temin ve teslim etmeyen
onay isteklerinizi ve sorularınızı bir iki gün içinde yanıtlamayan
kimse ile çalışmayın. İş alma hırsı ile hareket ettiğinizde sürekli zararla karşılaşacaksınız. Başka yazılarda detaylara gireceğim, ama şunu unutmayın bu iş, sizi bedava çalıştırmakta hiç bir sakınca görmeyen, "taş attı da kolu mu yoruldu" diye düşünenlerle aranızdaki bir kapışmadan ibarettir.

Web tasarımcı ne yapar, ne yapmalıdır?

Aslına bakarsanız bu ayırım çok haklı gerekçelere dayanıyor. Çünkü birisi tasarım diğeri uygulama alanıdır. Yani "ben grafik tasarımcı olarak işi tasarlarım, Photoshop'ta hazırlarım ve webmastera devrederim. Webmaster da bunu keser biçer ve kodlar."
Ben TEKNOART'ta hiç bir zaman bu tür bir grafiker çalıştırmadım. Hatta çalışmayı çok istediğim yetenekli grafik tasarımcılarla tanışmama rağmen bu prensibimden vazgeçmedim. Gerekçelerim şunlardır.
Eğer bir grafik tasarımcı olarak iyi derecede HTML, CSS ve JavaScript kodlayamıyorsanız, bütün işi tasarımda yapmaya çalışıyorsunuz, ya da ne çıkarsa baktıma anlayışı le webmasterın becerisine bırakıyorsunuz. Şöyle ki, Photoshop'ta tasarımı yaptığınızda hali ile hareketsiz, efektsiz bir ekran fotoğrafı elde ediyorsunuz. Bu da yavan geliyor. Ve sürekli tasarımın orasına burasına süsler ekleyerek işi kurtarmaya çalışıyorsunuz. Oysa ki web uygulamacılığını biliyorsanız bir çok şeyi uygulama sırasında çeşitli efektler ve sürprizlerle zenginleştirmek üzere tasarımınızı yalın tutabiliyorsunuz.
İşin toplam süresi kısalıyor. Neden? Çünkü genellikle webmasterlar grafik tasarımcıların yaptıkları tasarımı uygulayabilmek için yoğun br uğraş içine girerler. Oysaki tasarımcı koddan anlıyorsa, tasarımı yaparken uygulama yöntemini de düşünerek bir tasarım yapar ve uygulama kısa sürer
Temiz kod yazılmasını sağlar. Grafik tasarımcı uygulamayı düşünerek tasarım pek çok yerde çözüm için ya kaydırmalar, ya sıkça arka plan resmi kullanımı ya da çok sütun ve satırlı tablolar yapılır.
Nasıl ki bir karikatürist kalem kullanmayı biliyorsa, bir mimar uygulama projesi çiziyorsa, bir yazar bilgisayarda yazı yazabiliyorsa web işinde çalışan bir grafik tasarımcı da o web sitesini uygulayabilmelidir.
Yanlış anlaşılmaması için biraz daha açayım. Grafik tasarım yapamayan webmasterların şirkette olmasının hiç bir zararı yoktur. Hatta faydası da vardır. Ama uygulamayı bilmeyen grafik tasarımcıların olması sakıncalıdır.
Reklam ajanslarında Sanat yönetmeni ve yaratıcı yönetmen pozisyonları ile kurulan düzenin dijital ajanslarda da aynen olması gerektiğini savunuyorum. Lütfen dikkat ne sanat yönetmeni, ne de yaratıcı yönetmen farklı bir meslek grubundan değildir. Bunlar farklı rolleri de taşıyabilen grafik tasarımcılardır. Tıpkı bir şirkette mühendislerden birinin şef ya da genel müdür olması, ya da gazetecilerden birinin genel yayın yönetmeni görevini üstlenmesi gibi.
Bu nedenle, bence eğer web işi yapan bir grafik tasarımcı iseniz hemen HTML öğrenmeye başlamalısınız. Ama lütfen karıştırmayın Dreamweawer değil HTML öğrenmelisiniz. Bir web sitesini tek başınıza yapabilmelisiniz. Ve bunu kodu doğrudan yazarak yapabilmelisiniz.
Bu işe ilk başladığım zamanlarda bir anket görmüştüm. iyi HTML bilenlere Dreamweawer, Frontpage gibi WYSIWYG (what you see is what you get) programlarla mı, yoksa doğrudan kod yazarak mı çalıştıkları soruluyordu. Büyük çoğunluk doğrudan kod yazdığını söylüyordu. Açıkçası şaşırmıştım. Çünkü ben de bir Frontpage kullanıcısıydım ve kolay varken neden zoru seçeyim diye düşündüm. Bunu biraz ukalaca bir tavır olarak algıladım. 6 ay sonra tüm işlerimi doğrıdan kod yazarak yapıyordum. Çünkü HTML'de kendimi geliştirmiştim.
Bir programın yeteneklerini kullanmak ile bir dilin yeteneklerini kullanmak arasındaki fark bu. Bence kendinizi fazla yormayın. Eğer kalbur üstü bir webci olacaksanız, bütün bahaneleri kenara koyup HTML, CSS ve JavaScript öğrenin.